Kütüphane Kardeşliği

Kavram olarak "kütüphane", insanlık tarihinde hep bir tür hırsın vücut bulması olageldi: kapsamı ne kadar dar tanımlanmış olursa olsun hemen her kütüphane, kendine göre bir "herşey"i içerme, bir gün içerme iddiasının tohumundan doğar. En iddiasız kişisel kütüphaneler bile, istedikleri kadar gizlesinler, sahiplerinin okuma/merak duyma/biriktirip eksiltme serüvenlerinin dökümü olmak, bu anlamda herşeyi kayıtta tutmak ister. Babil'den İskenderiye'ye, Doktor John Dee'den Amerikan Kongresine dek pek çok kütüphane, pek çok labirent, iyice büyük bir iddia taşımıştır öte yandan - yirminci yüzyılda artık olanaksız hale geldiği düşünülebilirse de, bütün kitaplara ev sahipliği yapmak, insanlık adına, yok olmayacak evrensel bir bellek oluşturmak. Asurbanipal'in 2700 yıl ötesinden günümüze kalmış yirmi bin tabletlik kitaplığı, böyle bir tasarının örneği sayılabilir.

"Labirent" sözü boşuna değil – hangi koridorun nereye açılacağının kestirilemeyeceği bir yapının düşünsel bağlamdaki izdüşümü, "kütüphane"nin gerçek çekiciliğinin nerede yattığına işaret eder: yalnızca "bellek", yani kapsayıcı birikim değildir burada söz konusu olan, hangi fikirlerin hangileriyle komşu olacağının, hangi yazarın yanına, karşısına hangi yazarın düşeceğinin tam kestirilememesi, bir kitabı ararken rastlantı tanrısının hangi kitabı insanın öne süreceğinin bilinememesidir aynı zamanda. Kütüphane koridorlarında yankılanan Lorelei şarkıları.

Bu temel hırsa bir başka, karşıt hırs eşlik eder ama – herşeyi toplamak isteyenler, herşeyi yok etmek isteyenlerden kurtulamamıştır hiçbir zaman. Çağlar boyunca pek çok yazarın düşgücünü ateşlemiş olan "kütüphane" düşüncesinin yakıcılığını da bu denklemde aramak gerek: labirentte kaybolmanın sarhoşluğunun karşısına dikilen "labirent yangını" karabasanı – işte fitil, işte kıvılcım. Milattan sonra üçüncü yüzyılda bir iç savaş sırasında yok olan İskenderiye kütüphanesi, beraberinde Antik Yunan'ın kültürel mirasının büyük bir bölümünü bilinmezliğe gömmüştü; tarih kendini yineleyecekse, Washington, Londra, Paris, Moskova, Pekin ve Tokyo gibi, dünyanın en büyük kütüphanelerinin bulunduğu şehirlerde düzenlenecek, iyi tasarlanmış bir dizi saldırıyı beklemek gerek, "11 Eylül"ün bir ileri aşaması olarak.

***

Bu denklemin yarattığı "Kütüphane Kardeşliği", birbirine benzeyen-benzemeyen, ama "kütüphane"ye aşık çok sayıda yazar üyesi olan gizli bir örgüt olarak algılanabilir belki, özellikle bir yazardan diğerine, bir çağdan ve mekandan bir diğerine geçişte devam eden ortaklıklar göz önünde bulundurulursa. Jorge Luis Borges, Kütüphane Kardeşliği'nin ebedi şefi elbette; yapıtının merkezini kitaplar üzerine kurduğu için değil yalnızca, kütüphaneler hakkında çok düşündüğü, "Babil Kitaplığı" adlı bir öykü yazdığı ve bundan hareketle bir kitap dizisi kurduğu, Arjantin Milli Kütüphanesini yönettiği, üstelik "kör kütüphaneci" imgesini neredeyse bir arketip düzeyine çıkardığı için de. Borges'in, 1941 tarihli "Babil Kitaplığı" öyküsünü çok kişi bilir; bir kütüphane-evren tasarımının söz konusu olduğu sonsuz bir mekandan söz eden bu öykünün dışında, daha az bilinen, 1975 yılında yayımladığı Kum Kitabı'nda yer alan "Kongre" adlı öyküsüne bakalım: otobiyografik göndermelerin zenginliği nedeniyle bu öyküyü çok sevdiğini söyler Borges; öykünün anlatıcısı Alejandro Ferri, kendisi gibi 1899 doğumludur ve taşradan Buenos Aires'e gelmiştir. Kısa bir süre içinde, bütün dünyanın temsil edileceği bir "Kongre" projesinin içinde bulur kendini; ama buradaki "temsil" mantığı, Borges'in başka bir öyküsünde değineceği Çin Ansiklopedisi'ni çağrıştırır: örneğin Kongre'nin kurucusu Don Alejandro'nun yalnızca çiftçi ve hayvan sahiplerini değil, Uruguaylıları, bütün insanlığın habercisi olan kişileri ya da kızıl sakallıları ve tüm koltukta oturanları temsil etmesi tartışılır, aynı şekilde Norveçli sekreter Nora Erfjord'un Norveçlileri mi, sekreterleri mi, yoksa bütün güzel kadınları mı; Feri'nin tüm mühendisleri mi yoksa tüm "gringo"ları mı temsil edeceği sorulur bir toplantıda.

Kongre'nin perde arkasındaki gerçek patronu Twirl, bir Kongre kütüphanesi oluşturulması fikrini atar ortaya – böyle bir başvuru kütüphanesi olmadan, Kongre'nin gerçek anlamda birleştirici ve evrensel olmayacağını savunur. Perthes'in atlasları, Plinius'un Doğa Tarihi, Beauvais'nin Speculum'u, ünlü Fransız ansiklopedileri, Britannica'nın, Pierre Larousse'un, Brockhaus'un, Larsen'in, Montaner ve Simon'ın "tatlı labirentleri" ve -işte!- "Çin Ansiklopedisi'nin ipekli ciltleri" toplanmaya başlanır. Twirl bununla yetinmeyecektir: önce tüm dillerdeki klasik yapıtların listesini çıkarttırır ve bunları aldırır, sonra "herşey" noktasına gelir: Genç Plinius'un aklına uyup "iyi birşeyler içermeyen bir kitap olamaz" ilkesini benimseyerek basılı ne varsa toplatmaya başlar. Kongre kütüphanesinin sonu, denkleme uygun bir son olur: Don Alejandro, kütüphaneyi oluşturmak için dünyanın dört bir yanına dağılmış ve dönmüş kongre üyelerine, bizzat onlara, toplanmış bütün yapıtları dışarı taşıttırır ve oluşan koca yığını ateşe verir. Onca emeğin boşa gitmesine hayıflananlara yanıtı hazırdır: "Dünya Kongresi dünyanın ilk anıyla başladı ve biz toza dönüştüğümüzde de sürecek" – Kongre tüm dünyaysa, kütüphanesi de dünyanın tüm kütüphaneleridir.

Umberto Eco, "Kütüphane Kardeşliği"nin Madonna'sı sayılabilir rahatlıkla – 1980'de yayımladığı Gülün Adı adlı romanıyla kütüphane romantisizmini tüm dünyada popüler hale getirmeyi başaran bir yazar bu payeyi herhalde hak etmiştir. Ondördüncü yüzyılda, İtalya'daki bir Fransisken manastırında geçer Eco'nun romanı; Baskerville'li William, manastırda heretiklerin olup olmadığını araştırmak için buraya gelmişken, yedi gün içinde işlenmiş yedi korkunç cinayetle karşı karşıya kalır. Cinayetlerin sırrını çözmesini sağlayan şey, Aristoteles'in mantığı, Akinolu Tomas'ın teolojisi, Roger Bacon'ın deneysel gözlemleri ve tabii ki manastırın labirent kütüphanesidir. Romanın sonunda kütüphane, bütün manastırla birlikte kül olacaktır.

Evrensel birikim ve bu birikimin yok olması teması, Isaac Asimov'un 1968'de yayımladığı "Akşam Ajansı" adlı öyküsüne kaynaklık eder. Asimov, diğer kardeşlerinden daha hırslı bir tasarımla çıkagelir – evrenin önce büyük bir patlamayla genişlediği, ardından da kendi ağırlığının çekim etkisini göstermesiyle yeniden daralıp patlama anındaki yoğunluğa ulaştığı, ardından bir kez daha patladığı ve bu döngüyü sonsuza dek yinelediği bir sistem varsayımından hareket eder Asimov. Bu sistemin doğruluğunun bilimsel olarak saptanmasından bir süre sonra, dünyanın "kültürel mirası"nı bir sonraki evrene aktarmak için uluslararası bir çalışma başlar. İçinde yaşadığımız evrenin ilk evren olmadığı düşüncesinden hareketle başka bir araştırma programı da, önceki evrenlerden bizimkisine aktarılmış olabilecek böyle bir "miras"ı bulma konusuna yoğunlaşır. Aranan bulunur: uzayın derinliklerinden gelen bir radyo sinyalinin şifresi çözüldüğünde, tam da böyle bir içerik taşıdığı anlaşılır ve bu "mesaj", tüm dünyaya yıllar boyunca yayınlanır. Bu arada, kendi üstüne çöken bir evrenden hiçbir şeyin kaçamayacağı, dolayısıyla bir evrenden diğerine herhangi birşeyin aktarılamayacağı kanıtlanmış, "evrenin derinliklerinden gelen radyo sinyalleri"nin de uluslararası bir örgütün işi olduğu ortaya çıkarılmıştır, ama "mesaj", milyarlarca insanın yaşamını şekillendirmeyi sürdürür.

Bilge Karasu'nun 1985 tarihli Gece romanı bir "siyasal alegori" olarak da okunabilir ve bu bakışla, Türkiye'nin 1970'lerin sonunda ve 1980'lerin başında yaşadığı karanlığa odaklandığı söylenebilir. Karasu romanında bir yapıdan söz eder: şehrin biraz dışında, yer yer bitmemiş bir inşaat görüntüsü veren Ulusal Kitaplık, ya da "Bilgiler Sarayı"dır bu. Mimari açıdan garipliğe varan ilginç özellikleri vardır Kitaplık'ın – merdivenleri birbiriyle kesişir, hiçbir yere ulaşmadan ansızın bitiverir örneğin. Bütün bina, gizli bir labirent barındırır – dışarıya açılan pencereli odalarla içerideki büyük boşluğa açılan pencereli odaların arasında, görülmeyen bir odalar dizisi vardır; bu "orta" odalar, ışığı yukarıdan, "ışık bacalarından yansıtıcılar yoluyla" alır. Görünüşte bir kitaplıktır bu, ama Karasu tek bir kitaptan söz etmez – yalnızca bina vardır anlatısında, yani dış görüntü, kabuk. "Bunca yıldır, başka başka kişiler, başka başka tasarılarla yürütmüşlerdi herhalde yapı işini. Her gelen bir merdiven ekleyip bırakmış olacaktı bu son yıllarda... Ulusal Kitaplık, ya da Bilgiler Sarayı'nın yapımı ilk yılların heyecanından sonra tavsayınca, uzun süre alay konusu oldu, sonra da unutuldu gitti... Herkes için bu Saray bir söylence niteliği taşımaktan öteye geçmiyor; ayrı ayrı kişiler için ayrı ayrı şeylerin simgesi de olsa." Bu tanımlamayla Ulusal Kitaplık, Cumhuriyetin kültür ve eğitim projesini simgeler gibidir. Bu projenin tam içine gizlenmiş, projeyle taban tabana zıt başka bir projenin -Aydınlık'a karşı Karanlık'ın- varlığını Karasu, "gece"yi hakim kılmaya çalışan ve ironik bir şekilde "Güneş Hareketi" olarak adlandırılan örgütün düşünce merkezini bu gizli "orta odalar"a yerleştirerek sezdirir. İçerikten arındırılmış bu kütüphanenin yok edilmesi tehlikesi yoktur, çünkü içinde zaten birşey yoktur; daha doğrusu, yalnızca kendi can düşmanına yataklık eder. Bu haliyle, içinde başka bir böceğin larvasını kendi organlarıyla besleyen, günden güne ölüme biraz daha yaklaşan bir böcek gibidir; larva "dünyaya gelme"ye hazır olup çıktığında, geriye kalacak olan da yalnızca kabuğudur.

Kütüphane tasarımları ve hangi içeriğin nasıl derleneceği konusunda kafa yoran Kütüphane Kardeşliği yazarlarından biri de Richard Brautigan'dır. San Francisco'da bir halk kütüphanesinde başlar Kürtaj adlı romanı; sıradan bir halk kütüphanesinden farkı, bir manüskri yazan herkesin, kendi yapıtını -şahsen gelmek koşuluyla- teslim edebilmesi, kütüphanede bu manüskriler dışında hiçbir kitaba yer verilmemesidir. Öte yandan, bu birikimden yararlanmak isteyen pek kimse yoktur – okuyucusuz, daha çok bir bankaya ya da emanetçiye benzeyen bir kütüphanedir burası. "Amerikan edebiyatının, istenmeyen, en lirik, büyülü yapıtları" burada toplanır – Mrs. Charles Adams'ın yazdığı "Otel Odalarında Mum Işığında Çiçek Yetiştirmek" gibi. Romanın erkek kahramanı, buranın "otuz beş ya da otuz altıncı" kütüphanecisidir; günün birinde gelmiş, çalışmaya ve orada yatıp kalkmaya başlamıştır. Yeni sevgilisinin kürtajı için görev yerini terk etmek zorunda kalır; döndüğünde, ansızın çıkagelmiş bir kadının onun yerini almış olduğunu, işsiz kaldığını görecektir. Kütüphaneciler değişse de, Brautigan'ın denkleminde bir çeşitleme olarak kütüphane ebedidir ve dünyanın toplanmaya değer bulmadığı şeyleri toplamaya adamıştır kendini.

Benzer bir kurgu, Guiseppo Cusano'nun 1850'de yazdığı Eksiltilmiş Duygular Kütüphanesi'nde karşımıza çıkar. Kütüphane Kardeşliği'nin en eski yapıtlarından biri sayılabilecek bu "roman denemesi", burada saydığım yapıtları pek çok açıdan önceleyen bir kurguya sahiptir. Cusano'nun kitabının iki ana kahramanı, Cusano'nun iki çocuğuyla aynı adları taşır: Vincenzo ve Marie. Karı-koca olan bu ikili, Urbino'da bir kütüphanenin yöneticiliğini yapmaktadır; Corso Garibaldi'ye bakan, sırtını -cenaze işlerini düzenleyen Ölüm Kardeşliği'nin barındığı- Ölüm Mabedi'ne dayamış küçük bir binadır burası. Vincenzo ve Marie, yüzyıllardır süren bir geleneği bir sonraki kütüphaneciye aktarmakla görevlidir: Eksiltilmiş Duygular Kütüphanesi'nde, şehrin ünlü majolica'larının (bir tür kalaylı kap) içinde korunan duygu itirafları biriktirilmektedir. Terkedilmişlik, huzur, kıvanç gibi klasik "ana" duyguların yanısıra, "sizi seven birine zarar vermekten zevk aldığınızı fark ettiğinizde duyduğunuz öfke" gibi daha özgül duygular da bu kütüphanede korunmaktadır. Brautigan'ın romanında olduğu gibi, bireysel başvurular söz konusudur; kütüphaneye bir "duygu" anısı bağışlamak isteyenler, ellerinde metinle gelir, görevli kütüphaneciler de bu metinleri okur. Cusano burada fantastik sayılabilecek bir sıçrama tekniği kullanarak, her yeni başvuruda Vincenzo'yla Marie'yi söz konusu metnin, anlatılan anının içine sokar, bu ikiliye o olayı yaşatır. Eğer karı-koca, bu olayı "yaşayabilir", kendi ilişkilerinin bir parçası haline getirebilirse metin kütüphaneye kabul edilir. Bazı duyguları yaşayamazlar ama, üzerlerine oturmaz, bir kayma, bir bozulma çıkar ortaya, gerçeklik bir anda tanınmaz hale gelir – o zaman Vincenzo ve Marie korkuyla ve hızla oradan uzaklaşır ve duygu metnini sahibine iade eder. Onları bu işi yapmaya yönelten etken, deneyim açlığıdır; kitabın sonunu getiren de açgözlülüktür: bir duygu kurgusunun içinde hapis kalan çift, kaçamayınca karanlık bir sonla karşılaşır. Ne var ki garip bir mimarisi olan -dışarıdan bakıldığında kestirilenden çok daha büyüktür içi, birbiriyle kesişen onlarca depo koridoru vardır- ve dünyadaki bütün duyguları toplamayı amaçlayan Kütüphane, kendine başka kütüphaneciler bulur ve varlığını sürdürür.

***

Cusano'nun kurgu kütüphanesi kadar, bu kütüphanenin komşusu da ilgi çekici, bir kez daha düşününce: Kütüphane Kardeşliği'nin, Ölüm Kardeşliği'ne benzer bir iş yaptığı söylenemez mi – içinde ölülerin yaşadığı dev mezarlarla uğraşmıyor mu onlar da? Tüm yazarlar, ölecekleri ve bu mezarın bir köşesine yerleşecekleri günün umuduyla yaşayıp yazmıyor mu? Agatha Christie'nin Kitaplıkta Bir Ceset adlı romanını anımsatmama izin verin: bu Miss Marple hikayesi, Albay Arthur Bantry'nin kütüphanesinde bir ceset bulunmasıyla başlar. Sabahın erken saatlerinde uyandırılıp kendisine haber verildiğinde albay şöyle der: "Romanlarda çoğu kez cesetler kütüphanelerde bulunur. Gerçek yaşamda böyle birşey olduğunu görmedim hiç." Oysa yanılmaktadır albay – gerçek yaşamda da kütüphanelerde bulacağımız, cesetler ve ölüsevicilerdir.

Şimdiyse en büyük anıt-mezarı inşa etmekle, ona güzellemeler düzmekle meşgul değil miyiz – nedir internet?

Aries 1

No comments:

Post a Comment

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.